seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Eylül 10, 2009

Varanasi / Shultankeshwar Tapınağı ve Lingam

Varanasi tapınak dolu... Ghat'ların hemen yanı başındaki önemli tapınaklardan birine Sri Shultankeshwar tapınağına girdiğimizde, tapınağın ortasında büyük bir Şiva lingam gördük.

Varanasi Şiva şehri, bu nedenle biraz da olsa Şiva hakkında bilgi vermeden geçmek doğru olmayacak... Hint sisteminde kadir-i mutlak'ın ismi Brahman olarak geçer, Brahman'ın yaratıcı - devam ettirici - yok edici suretleri (ya da sıfatları) için insanların rahat iletişim kurması ve kendilerini yakın hissetmesi için farklı "tanrı"lar olarak resmedilirler. Aslında, her bir Hindu bilir ki Tanrı tek ama suretleri ya da sıfatları çeşitli. yine bu sisteme göre, Tanrı yaradılışın dışında olmadığından, evrende bulunan her "güç" de bir Tanrı olarak saygı görür - örneğin rüzgar bir tanrı'dır (vayu), ateş bir tanrı'dır (Agni), güneş bir tanrı'dır (surya) gibi... Aynı şekilde para tanrıçadır (Lakshmihi), zeka tanrıçadır (Saraswati), nehirler tanrıçadır (Ganga, Yamuna, Saraswati vs)...
Şiva bu güçler içinde Tanrı'nın yok edici gücünü temsil eder, ama bu negatif bir yok ediş değildir - eskiyi yok eder ki yeniye yer açılsın, hastalığı yok eder ki sağlık ortaya çıksın... Şiva ruhu temsil ediyor... Aynı şekilde Tanrıça (Şakti) ise yaşam gücünü temsil ediyor. Tanrıçanın (yaşam gücünün) olmadığı yerde, içinde bulunduğumuz evren yok, bu nedenle ruh kaldığında ama yaşam gücü gittiğinde bu kişi için öldü diyoruz...

İşte bu Şiva'nın eril oganı (lingam) kendisini sembolize ediyor, lingam yoni'nin (kadın organı/rahim) içinde duruyor, böylece yaşamı - burayı, içinde bulunduğumuz bu evreni sembolize ediyorlar birlikte. lingam sadece yoni'nin içinde bulunduğu zaman huzurlu ve sakin ve lingam'ı sadece yoni taşıyabiliyor.

Varanasi'de bu lingam tapınaklarından birindeyiz:


Çarşamba, Eylül 09, 2009

Varanasi / Hindistan'dan Ghat resim ve videoları

Bu yaz Varanasi'deyiz. Şehir o kadar gizemli görünüyordu ki, neresinin resmini çekeceğimizişaşırdık. Ghat ismi verilen halkın nehirle olan tüm ihtyiaçlarını karşılayan Ganj nehrine inen basamaklar tüm şehrin Ganj nehriyle olan kıyısını donatmış sabahın erken saatlerinde tablo gibi görüntüler oluşturuyordu.

Öğrendiğimize göre, Ganj nehri sadece Varanasi şehrinde yaptığı bir kıvrım nedeniyle doğduğu yer olan Himalayalara doğru akıyor. Bu nedenle Hindu inancına göre Varanasi kutsal bir şehir, çünkü Tanrıça Ganga'nın (Ganj Nehri diğer büyük nehirler gibi hindistan'ı beslediğinden Tanrıça olarak anılıyor, tıpkı bizim torak ana dememiz gibi nehir de dişi kabul ediliyor) evine Himalayalara geri döndüğüne inanılıyor. İşte bu nedenle burada ölen ve yakılan kişiler de aydınlanıyor, çünkü inanca göre Tanrıça evine dönerken burada ölmüş ve yakılmış ruhları da beraberinde götürüyor!
(Tanrıça Ganga'nın hikayesini okumak için tıklayınız)

Ganj nehri şehrin kalbi diyebiliriz, şehirde yaşayan halk sabah yıkanmalarından dini ayinlere, tarla sulamaya, ölü yakıp küllerini atmaya kadar her tür ihtiyaçlarını bu nehirden karşılıyor. Sabah oldukça erken bir saatte (6 sularında) ghat'a gelmiş olmamıza karşın, yine de oldukça kalabalık olduğunu söyleyebilirim.

Üstelik tüm gördüğümüz insan kalabalığı turist değil yöre halkı, yazın sıcağıdan ve musonlardan kaçmak için ağustos ayı turistik bir sezon olarak kabul edilmiyor.

Ganj nehrinde sal turları ise olmazsa olmaz turist atraksiyonlarından. Güneşin doğuşunu görmek ve şehre ilk ışıklarını verirken rengi oldukça kasvetli bir kahverengi olan eski binaların sarımtırak renge büründüğünü görmek bir harika. Tablo gibi resimler çekmek isteyen profesyonel fotoğrafçılara duyurulur!

Oldukça istisnai olarak görebileceğiniz ölü yakılan Ghatlardan birinin ise video'sunu aşağıda görebilirsiniz. Genel olarak bu ghatlarda video/fotoğraf çekme yasağı varmış, sebebi de internete konulan yarı yanmış/yarı yanmamış beden resimlerinden dolayı ghat'larda bulunan rahiplerin başının derde girmesi. Ama bir bedeni yakmak için gerekli odun miktarı o kadar yüksekmiş ki, eğer orta halli bir aileden gelmiyorsa kişi, bu kişinin yakılması için gerekli odun miktarını toparlayabilmek pek de kolay olmuyormuş. Bu nedenle şu an bu ölü yakılan ghat'ın hemen arka tarafında krematuar yapılıyor. Nispeten yakım işlemlerinin maliyetinin daha ucuz olacağını öğrendik...


Ghat'larda günlük yaşam...



Ganj Nehri Sal Gezintisi

Perşembe, Aralık 11, 2008

Nyon'a hiç gittiniz mi?

Nyon İsviçre'nin Cenevre şehrine yaklaşık 45 dakika uzaklıkta bir şehir (şehir dediğime bakmayın aslında İstanbul standartlarında düşünürsek sadece bir kasaba büyüklüğünde..!) Çalıştığım şirketten dolayı yolum Nyon'a da sıklıkla düşüyor. Fransa'nın kıyısında Leman nehrine bakan bu şehrin bir ucundan bir ucuna yürümeniz ise yaklaşık 1 saatinizi alıyor. Yine de hakkını yemek istemiyorum, bu kadar küçük bir şehirde bile ne ararsanız var; bir küçük şato, bol bol yiyecek içecek yerleri, tekne turları (ve hatta küçük vapurlarla Fransa'ya geçmeniz bile mümkün), küçük bir koruluk, meydanlar, vs vs
Yani sıkıcı bir şehir diyemem - ama sakin bir şehir diyebilirim. Hatta internetten gördüğüm kadarıyla bir yoga merkezleri bile var, gerçi hiç fırsat olmadı, gidip görmeye ama eminim ki çok hoş bir yerdir orası da...

Benim size anlatmak istediğimse, bu şehirde bulunan parkta (altını çizmek isterim koru değil park - korusu da ayrıca var) bulunan ağlayan ağaç! botanikte "weeping trees" olarak geçen bu ağaçların farklı türleri var, yani dalları aşağıya sarkan tüm ağaçlar bu kategorinin içine giriyor; örneğin söğüt (bildiğimiz söğüt ağlayan ağaçtır ama bir de örneğin kıvırcık söğüt vardır bilirisiniz hiç de dalları aşağı sarkmaz), ya da aşağı dallarını veren dut ağaçları (bu ağaç da özel kültürle oluyor bildiğim kadarıyla) vs vs . Yani her ağacın bir ağlayan türü de olabiliyor.

Nyon'da bulunan ağlayan ağacın türünü bilemiyorum, ama görünüşüne göre asırlık olmalı. Ağaç dışarıdan bakıldığında biraz hantal çokca da biçimsiz görünse bile içine girdiğinizde kocaman bir oda şeklinde, resimde de göreceksiniz, ağacın içine koca bir merdiven saklanmış durumda ve dışarıdan bakıldığında gözükmüyor bile!
Eski zamanlarda bu ağaçların büyülü ağaçlar olduğuna inanılırmış ve geceleri bu ağaçların içine girilerek meraklı gözlerden uzakta ayin yapılırmış. Şimdilerdeyse daha çok çocuklar ağaç ev olarak kullanıyor.
Bu arada gördüğüm bir etnik dükkandan söz etmeden geçemeyeceğim; uzakdoğu ürünleri satılan bu dükkanda yer zemini olarak talaş kullanılmış ve kayrak taşlarıyla da patikalar yaratılmış. Fazlasıyla japon görünen dükkanı nasıl temizlediklerini bilemem (ez-kaza elektrikli süpürgeyi açsanız zemini de hortumlarsınız, çok da komik olur!!) ama içeri girip bir şey almadan çıkmak pek mümkün değil, ben de bir şeyler aldım ama ne aldığımı sorsanız hatırlamıyorum bile - ıvır kıvır işte...

Pazartesi, Aralık 17, 2007

Yeni Zelanda - Wellington

Yine cok uzun oldu yazmayali... Bir yogunluktur gidiyor...
Bugun sizinle, Yeni Zelanda'ya yerlesen bir arkadasim olan Gunes'in bir yazisini paylasiyorum...

Bu resimler sehrin dogusunda denize bakan bir yamaca kurulmus olan Ataturk Aniti'ndan. Buraya gelmeden once boyle bir anitin varliginda haberim yoktu. 1990'larin basinda acilmis ve uzerinde Ataturk'un Canakkale'de olen yabanci askerler icin soyledigi sozler yazili ("Kanlarini ndoken ve hayatlarini kaybeden kahramanlar, artik dost bir ulkenin topraklarinda yatiyorsunuz. Bu nedenle huzur icinde yatin. Bizim icin Johnny'ler ve Mehmet'ler arasinda bir fark yok, burada, bizim topraklarimizda yan yana yatiyorlar" diye baslayip ogullarini kaybeden annelere hitaben "Onlar da artik bizim evlatlarimiz oldular" diye bitiyor).
Burada sehre cok yakin olan yuruyuz rotalari var, Istanbul'daki gibi saatlerce araba surup de dogaya ulasmak gerekmiyor yani. Ataturk Aniti da Dogu yuruyus yolu denilen bir rotanin baslangici. Bu sehrin en cok sevdigim ozelligi de bu, modern sehir dokusu ilen yabani doga -tabi olabildigince yabani- nerdeyse icice, dolasirken birinden cikip digerine giriyorsun.

Cok sevgiler

Gunes"

Perşembe, Temmuz 19, 2007

Meryem Ana'nın Evi - Panaya Kapulu


Daha yeni okudum biliyorsunuz Ata Nirun'un yazdığı Panaya Kapulu isimli kitabı. Eh, bu kadar bilgi aldıktan sonra ve oralardan geçerken Meryem Ana'nın Evine uğramadan gitmek olmazdı...
Efes antik şehrinin yolu üzerinden devam ettiğinizde, Bülbül Dağı denilen bir dağa tırmanıyorsunuz, bu dağ yolu sizi Meryem Ana'nın evine ulaştırıyor. İçerisi daha girişten itibaren çok modern, bir bekçi sizi karşılıyor, otoparkı var.
Otopark'tan iç alana doğru yürüyünce, sağlı sollu sizi kafterya ve dükkanlar karşılıyor - turistik hediye alıp, evine götürmek isteyenler için sayısız Meryem Ana heykelciği ve hristiyan semboller/resimler burada mevcut. Kitabın verdiği heyecanla tüm bu yerleri çarçabuk geçerek eve yaklaştık. Birden etrafın sessizleştiğini ve duyulan tek patırtının çevredeki ormanda yuva yapmış cırcır böceklerinden geldiğini söylemem gerek, bu kadar patırtı yapan cırcırböceğini hiç duymamıştım, sanki "hangimiz daha çok bağıracağız" yarışması yapıyorlardı...
merdivenlerden yukarı çıkarken, sağ yanda yer alan yazıları okuyarak, bilgilendik, gerçi dediğim gibi zaten kitabı okuyup gelmiştim ama olsun! Merdivenlerin sonunda ise, bizi Meryem Ana heykeli karşıladı - kollarını açmış bizi bekliyor gibi bir hali vardı.
Dışarıda bir kaç rahip ve rahibe dışında önce fazla bir kalabalık yoktu, biz de hemen eve girmeyi tercih ettik. Zaten ev dedigimiz bir mini giriş (holden), ana salona girdiğiniz, daha sonra da sağa döndüğünüzde bir ikinci odanın içine girdiğiniz mini bir alana sahip.
Evin girişinde bir kaç küçük sunak yapılmış, bunlardan birinde Ata Nirun'un kitabında geçen rahibe Caterina Emmerich'in de resmi bulunuyor. Bunun dışında, girişin say yanında Efes'in Hanımı (Lady of Ephesus) ismiyla de anılan Meryem Ana'nın bir resmini görüyorsunuz.

Ana salona geçtiğinizde ise, kenarlara oturmanız ve dua etmeniz için sandalyeler yerleştirilmiş, bunun dışında odadaki tek eşya, girişin tam karşısına denk gelen yerde yer alan Meryem Ana Heykeli ve sunağı. Orada bulunan kişilerden, eskiden dilek mumlarının da bu odada yakıldığını, ama odanın duvarlarını isle kapladığından artık mumların dışarıda yakıldığını öğreniyoruz.
Tabi, dilek mumunun işleyiş şeklini bilirsiniz; bir dilek tutarak mumu yakarsınız ve mumun yanıp sönmesiyle dileğinizin gerçekleşeceğine inanırsınız. Dışarıya konan mumların rüzgardan sönmesi durumunda, dileklerin gerçekleşmeme (!) ihtimalinin kuvvetle muhtemel olduğunu göz önünde bulundurmak lazım.
Her neyse, ana odanın sakinliğinin çekim gücünü inkar etmek mümkün değil, bu kadar güzel düşüncelerle dolu olan yerlerdeki huzurlu hava sizi hemen yakalar, bu nedenle biz de biraz oturup sakinleştik. Artık odadan ayrılma vaktimizin geldiğini anladığımızdaysa, sağdaki yan odaya girerek turumuzu tamamladık. Yandaki resimde gördüğünüz bu odada yer alan bir duvar resmi - açıkçası resmin altında bir açıklama olmadığından ve kitaplarda da bilgi olmadığından bu resmi kim yaptı bilemiyorum...
Çıkışta, Meryem Ana'nın şifalı olduğu ileri sürülen kaynak suyundan bol bol içerek yolumuza devam ettik...

Salı, Temmuz 10, 2007

Ephesus - Efes Antik Şehri

Şirince Köyünden sonra, bir çırpı Efes Antik Şehrine doğru koştuk. Selçuk Şirince sapağını geçtikten sonra, sağınızda Selçuk kalesi kalacak şekilde giderken dört yol ağzından sağa dönünce, Efes tabelası ile hemen karşılaşıyorsunuz - bunun için sol şeritte kalın, çünkü soldaki dar yoldan dönmeniz gerekecek.
Efes'e daha önce de iki kez gitmiştim ama o kadar güzel bir yer ki, tekrar tekrar gitmekte hiç bir sakınca görmüyorum. Bu kez de, geçmiş seferlerde görmediğim yeni bir çok şey dikkatimi çekti.
Herşeyden önce, bu tip şehirlere geldiğiniz zaman, aslında medeniyetin düşündüğümüz kadar ilerlemediğini anlıyoruz; avluları neredeyse bugünkü Türkiye'den geniş olan, düzgün bir şehir planlamacılıkla herşeyin yerli yerine oturtulduğu bir şehir var karşımızda. İçinde büyük kütüphanesi, tapınakları, tiyatrosu, yerleşim yerleri, belediye meclis binası, hamamı, umumi tuvaletleri gibi ihtiyaç duyulan herşeyi o dönem insanları da eklemişler. Ana yollarını mermerden döşeyip, ticaret yolunu ayırmışlar (herhalde yolun fazla yükten aşınmasına karşı bir önlem olarak, ya da belki de göz zevkini sebze/meyve satıcılarının bozmasını engellemek için).
Bu gisişimiz pazartesi gününe denk geldi, tesadüfen pazartesi günleri halk günüymüş, ücretsiz olarak içeri girdik. Efes şehrinin iki kapısı var, bir tanesi agoraya yakın olan, diğeri ise büyük antik tiyatroya yakın olan; biz tiyatro tarafından girdik...
Mermer yol kapalıydı, tadilat yapıyorlarmış, bu nedenle ticaret yolundan yürüyerek büyük kütüphaneye vardık. Bu kütüphane her gördüğümde beni büyüler; ne kadar heybetli ve ince bir zevkle yapılmış, o dönemde kimbilir ne kadar muhteşem kitaplar vardı içinde - kitap kurdu biri olarak beni bırakın böyle bir yerde kütüphaneci olarak çalışayım, hiç şikayet etmeyeceğime söz veriyorum! Kütüphanenin çatısı -gidenler bilir- yok, ama iç duvarlar ve hatta alt katta bulunan mezar (gezilememesine rağmen) hala ayakta. Dış cephede ise akıl, kader, ilim ve erdemi temsil eden dört kadın heykeli (tanrıça mı desek?) kütüphane girişini süslüyor, bunlardan ikisi tamamen sağlam ; ben size yanda kaderin resmini koydum, onca seneye rağmen sağlam kalarak, bu kadar ihtişamlı görünmesi insanın tüylerini ürpertmiyor mu?
Bu arada, Efes'te zenginlerin oturduğu düşünülen "yamaç evleri"nin, yurt dışı ile ortak yürütülen bir proje ile üstü kapatılmış ve çatılı hale getirilmiş. İçeride kurulan cam-çelik karışımı konstruksiyon ile yamaç evlerini bazı noktalardan kuşbakışı, bazı noktalardan ise oldukça yakından görme şansınız mevcut. Hatta, hala içeride çalışan arkeologları da görebiliyorsunuz. Bu arada, Yamaç evlerini görmek istiyorsanız, ayrıca 10 YTL ödemeniz gerekiyor. Ama ödemenizi öneririm, gerçekten verilen ücrete (ve hatta daha fazlasına) değer!
Bu arada, eğer efes'te bir sanal tur yapmak isterseniz, ya da daha fazla bilgi isterseniz, aşağıdaki linke bir göz atabilirsiniz: www.efesantikkent.com

Perşembe, Temmuz 05, 2007

Şirince Köyü - 2

Valla Şirince o kadar güzel ki, tek bir sayfada anlatmayı bitiremedim, kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Yukarıdaki resmi St Jean kilisesinden aşağı inerken çektim, ortada kiliseyi, yanlarda ise eski rum evlerinin tadil edilmiş halini görüyorsunuz - görüntü çok hoş. İyi ki Şirince'de yaşamayı seçmiş kişiler var da, bizler de onların evinin dış cephelerini görüp neşeleniyoruz!

Tabi Temmuz ayı çok sıcak, sıcak olunca da sık sık sıvı almak gerekiyor. Ama hep de su içilmiyor, su içmişken hadi bir de çay içelim, hadi bir de gözleme yiyelim, yok ev baklavası varmış, teyze elleriyle yapmış diye diye sanırım kilo aldım - zaten azdı kilom iyi oldu :)
Ama köyde gözleme de ne güzel oluyor, incecik yufkayı gözünüzün önünde açıyorlar, tertemiz ve çok sağlıklı. Keşke benim de böyle el maharetlerim olsa, kendi yağtığım hamurların kalınlığını düşünüyorum da, köyde kalsam pek bir dalga geçerlerdi herhalde.
Dönüşte çarşıdan geçerken şarap tadımları olduğunu gördük, likör bardaklarına koydukları şarapları size tattırıyorlar, eğer beğenirseniz alıyorsunuz. Ben de önce araba kullanacağım için tatmak istemememe rağmen sonra dayanamadım ve bir kaç şarabın tadına baktım - meyve şaraplarını seçerek. Burada vişne, kayısı, portakal gibi meyvelerin suyundan şarap yapıyorlarmış, bu şaraplar yemekle değil yemek sonrası aperatif olarak içiliyormuş.
Pek bir şarap kültürüm yok, tek sevdiğim de aslında kırmızı şaraptır - o da bir kadeh, ikinciden sonra başım ağrımaya başlıyor. Ama meyve şaraplarını çok sevdim, hemen aldık, çantaya koyduk tabi - tüketim çılgınlığı böyle bir şey işte...
Neyse güzel köy Şirince'den ayrıldık, dönüşte yol biraz daha kısa geldi. Doğa içinde hayatı, sade ve basit olan ama yaşayan yerleri çok severim, bir gün İstanbul'u terk edip bu tip bir yerde yaşayacağım diye umuyorum, ama Şirince bu tip bir yer mi? Sanmıyorum, çok fazla "şehirleşmiş", nedense beni çekmedi...

Şirince Köyü

Eski Foça'dan çıktıktan sonra, ilk durağımız Selçuk oldu. Burada aslında Efes Harabelerini görelim istemiştik ama tam yoldan giderken köşede Şirince Köyü tabelasını gördük. Bu kadar nam salmış bir köyü görmeden geçmek olmazdı, hemen saptık.
Şirince köyüne Selçuk'taki tabeladan girdikten sonra 8-9 km dağ yolu ile ulaşılıyor. Yol temiz asfalt, yalnız biraz dar, karşıdan "usta şoförler" geldiği zaman dikkatli olmanız gerekiyor, zira virajlı yollarda biraz fazla hızlı gidiyorlar...
Şirince fazlasıyla turistik bir mini köy, içinde Bodrum pazarını aratmayacak büyükçe bir çarşısı bulunuyor, hem şarapları hem de zeytinyağı ünlü ama bunun dışında çıfıt çarşısı da var. Yine de köy kahvesi dahil normal bir köyde görebileceğiniz işletmeleri de görebiliyorsunuz.
Şirinceyi gezmek için bir plana ihtiyacınız yok, tüm yollar birbirine bağlanıyor. Çarşının içinden geçince labirent gibi dar sokaklardan yürüyerek tepelere doğru çıkabiliyorsunuz. Çıkınca yukarıda sizi bir sürpriz bekliyor, köyün tarihi bir kilisesi var.
St Jean kilisesi, bir anda sokakların arasından köyün en tepe noktalarından birinde (belki de en yüksek noktasıdır) karşınıza çıkıveriyor. Bilmiyorum hiç dikkatinizi çekti mi ama genelde tapınaklar / Tanrı'nın Evleri hep tepe noktalara inşa edilmiş zamanında. Bu arada, kilisenin içi her zamanki gibi boş, umarım içinde bulunan eserler hala Türkiye'de sergileniyordur, malum çoğu zaman bu eserleri görmek için Berlin Müzesi'ne ya da British Museum'a gitmek gerekiyor.
Kilisenin bahçesinde sizi Meryem Ana karşılıyor - Meryem Ana evinin bahçesinde bulunan heykelin aynısını buraya da dikmişler. İçine girdiğinizde ise genişçe bir alanın her iki tarafında ikişer duvar resminden İsa Peygamber sizi seyrediyor. Zaten yolumuz Meryem Ana evine düşeceği için şimdiden Meryem Ana'yı, İsa'yı görmek büyük bir sürpriz oldu. Kilisenin bahçesinde ise ayaklarıma ufak bir şey dolandı, dönüp baktığımda daha neredeyse henüz doğmuş diyebileceğim bir kedi yavrusu gördüm. Neredeyse tek bir işaret parmağınızla kaldırabileceğiniz ağırlıkta, şirin mi şirin, kocaman gözlü bir kedicik. Bana tabi Pati'yi hatırlattı, Paticik şimdi kimbilir neler yapıyordur diye düşündüm, hüzünlendim biraz - keşke o da benimle buralara gelebilseydi ve keyif alabilseydi de birlikte gezebilseydik, ne güzel olurdu. Kedi yavrusunu annesine teslim ettikten sonra yolumuza devam ettik.
Buralar güzelmiş gerçekten...

Çarşamba, Temmuz 04, 2007

Bafa Gölü ve Çeri Tesisleri

Valla arada bir sürü yere gittik, çok gezdik, daha sonra bunları yazacağım, paylaşacağım ama şimdi bulunduğum yer o kadar güzel ki, heyecandan yazıyı öne çektim.
Aslında sabah planımız Bodrum'a gitmekti, Cumhuriyet Gazetesinde çıkan birkaç ilan vardır rutin, arkadaşım bu ilanlardan birine hep gitmek istemiş, bu niyetle yola çıktık... Ama varamadık, çünkü Bafa Gölü'ne aşık olduk!
Hava bugün Didim civarında 37 dereceleri gördü (ve biz deli gibi tarihi eser geziyoruz düşünün ki) artık nefes alamaz haldeyken, arabaya bindik ve yemek yiyecek derli toplu bir yer aramaya başladık. Aydın-Milas yolu üzerinde giderken, Bafa gölüne vardık, hava ısısı birden 30 derecelere düştü! Tamam işte burada yiyelim derken, Natura Otel ve REstaurant İşletmeleri diye bir yer bulduk, ama malesef vejetaryen menüleri yoktu, bende de aşçıya yemek tarifi verecek takat kalmamıştı, dünden kalan pirinci ısıtalım teklifini alınca, zaten sıcaktan yükselmiş olan beden ısım iyice yükseldi, orayı hemen terk ettik.
Ne yapacağız diye karar kara düşünürken, biraz ilerde Çeri Restaurant diye bir tabela gördük, hemen daldık içeri - arkadaşlar biraz salaş ama samimi ve gerçek yerleri bir de üstelik güleryüzlü ev sahipleri seviyorsanız mutlaka gidin!
Ege'ye geldiğimden beri börülce diye ağlaşıyorum (çok severim ve deniz börülcesinin vatanı Ege) ama malesef sadece kebapçı ve gözlemeci bulabildik. Sadece balık lokantalarında meze olarak veriyorlar gözlemeyi. Çeri'deyse, daha ben vejetaryen ne var diye sorunca, ilk cevap zeytinyağlı börülcemiz var olunca doğru adreste olduğumu anladım!!! Hemen park edip yerleştik sandalyelere. Sonra da aslında kalacak yerleri de olduğunu öğrendik, minik bungalovlarda konaklayabiliyorsunuz - biz de kalmaya karar verdik - 2 gece buradayız !
Bafa gölü çok sakin bir yer, gölün suyu biraz tuzlu olduğu için sizi diğer göller gibi yüzerken ağırlaştırmıyor da, rahat rahat yüzüyorsunuz. Önce yüzdük, dinlendik. Ardından yemeklerimiz geldi, börülceyi ben İstanbul'da evde hep zeytinyağı-limon ve sarımsak ile salata olarak yaparım, buradaysa bayağı zeytinyağlı yemeğini yapmışlar, ama nasıl lezzetli olmuş anlatamam. Tarifini öğrenince sizinle de paylaşırım. (malesef resim koyamadım, çünkü masaya gelir gelmez bitirdik!!!). Burası aslında balık restaurantı ama vejetaryen olan bizlere karşı çok kibar ve ilgiliydiler, deniz börülcesi, çoban salatası, ekmek ve üzerine karpuz ve peynir ile tam bir ziyafet çektik!
Çeri'nin yeri çok güzel, araba yolunun alt kısmında, gölün hemen kıyısında yer alıyor. Kendilerine ait bir de zeytinyağı fabrikaları var (tahmin edin bu sene evdeki yemekleri hangi zeytinyağı ile yapacağım?!?), ayrıca tam restaurant'ın karşısında da minicik bir ada. Adanın üzerinde MÖ 200 senesine ait bir tapınak - (daha sonra bizanslılar döneminde kiliseye çevrilmiş), ayrıca adada tavşan ve keçi bulunuyor - Çeri restaurant'ın sahibi olan 3 kardeş kendi elleriyle bırakmışlar bu hayvanları ve her gün besliyorlarmış. Ada yüzme mesafesinde, yarın ilk işim sabah erkenden kalkıp adaya yüzmek olacak...
Yemekten sonra kahve içmeden olmaz, Çeri restaurant'ta kahvenizi özel divanda alıyorsunuz, eski türk kilimleri ile üstü kapatılmış, içi sedir ve yastıklarla dolu, bir de hamur teknesi var ki (benim için bugün masa niyetiyle kendini aştı) keyfiniz tamam olsun. Elimde yine kitabim cırcır böceklerinin melodisini dinleyerek, kahvemi yudumladım...
Kahveden sonra, kısa bir tekne gezisi yapmadan olmaz, tesisin sahiplerinden Burak sağolsun bizi teknesiyle kısa bir göl turuna çıkardı, böylece tesisin karşısındaki adayı ve gölün bizim bulunduğumuz yakasını biraz daha tanıma fırsatı bulduk. Artık yarın sözü var, daha büyük bir tur yapacağız!
Daha anlatacak çok şey var ama temiz hava çarptı sanırım, kısa bir meditasyondan sonra yatacağım artık, sonra devam ederim!!!


Çeri Restaurant ve Konaklama Tesisleri ile irtibat kurmak istiyorsanız, aşağıda bilgileri bulabilirsiniz: İrtibat için: Yalçın Kocakaya ile görüşün lütfen.
Web siteleri: www.bafaceri.com
Telefon: 252. 519 1011 - 537. 794 4778 - 544. 504 4219

Pazar, Temmuz 01, 2007

Eski Foça'dan merhaba

Merhaba! Zaten hareketli bir işim var, ama bu kez farklı, çünkü bu kez tatilde olduğum için geziyorum. Bu sene nasıl bir tatil yapacağıma bir türlü karar verememiştim, aslında Hindistan'a gitmek istedim - üstelik gurum Sri NV Raghuramji'nin oğlu Amrıt evlendi geçen hafta - işteki yoğunluk nedeniyle gidemedim aksi gibi, halbuki ne kadar renkli olur Hint düğünleri... biz de bir arkadaşla birlikte arabaya binip kafamıza göre bir tatil yapmayı düşledik...
Birbirimize verdiğimiz iki tane ön koşulumuz vardı; hiç bir rezervasyon yapmamak ve yarını planlamamak!
Arabamız bizi dün öğleden sonra Eski Foça'ya götürdü... Valla dün bana Foça nasıl bir yer diye sorsanız berbat derdim - başımıza gelmeyen kalmadı, ama bu akşam tekrar sorun, muhteşem diye tarif ederim...

Eski Foça, iki ayrı koya yayılmış mini bir belde, asıl Foça'yı ünlü yapan otantik yeri "küçük deniz diye tabir edilen koyun çevresi. Tabi dün biz arabayla indiğimizde, bunu bilmediğimiz için, malesef büyük denizin tarafına girdik, ve gördüğümüz sadece bir marina, 100m uzunluğunda "mini" bir kalabalık plaj ve çarpık yapılaşma oldu.
Planlama yapmayacağımıza yeminler ettiğimiz için, bir pansyion adı bile almamıştık İstanbul'da, ilk girdiğimiz pansiyon bizi yer olmadığından kabul etmezken, ikinci girdiğimiz pansiyon ise gayet istemeyerek ve fiyatta liste fiyatının üstünde bir fiyata kabul etti. Dilon Pansiyon ismindeki bu yere aman gitmeyin. Parayı peşin istiyorlar ve bunu kapınızı gece yarısı çalarak yapıyorlar - arkadaşın üstünde nakit para çıkmayınca ve kredi kartı ile ödemek isteyince, hiç üşenmeyip sabahı beklemek yerine, apar topar arabayla dökük bir benzinciye götürüldü ve kredi kartı slibi çekildi. Olacak şey değil, sanki kaçacağız! Ardından fatura istediğimizde, faturanın "sabaha" verielceği söylendi - yani parayı peşin alıyorlar ama yazar kasaları işlemiyor, artık buradan yetkililer duysunlar - biz belediye başkanını görünce kendisine durumu anlattık, anlamıştır umuyoruz. İşin çivisini çıkartan olaysa, sabah oldu; akşam benzinci dönüşü hangi araba sizin diye soran pansiyon sahibine araba gösterilince, sabah arabayı bir kontrol etmeden binmek istemedim, ve ön tekerleğin altına dikkatlice yerleştirilmiş kırılmış şişe buldum, üstünden geçsek, lastik kesin yarılır..! Her neyse, kazasız belasız oradan ayrılınca, ilk işimiz bu densizleri belediye başkanına işikayet etmek oldu, artık bundan sonrasıyla jandarma ilgilenir. Sonradan öğrendiğimize göre, bu "pansiyon"u işletenlerin Foça'lı olmadığını, Aksaray'dan geldiklerini ve Foça'lıların böyle bir pansiyon olduğunu bile duymadıklarını öğrendik, orada tanıştığımız Foçalı dostlarımız bizler kadar olanlara üzüldü...
Her neyse, biz bu tatsız olayı unutup, yolculuğumuza dönelim. İlk gün dediğim gibi tam bir fiyaskoydu. Ama gün ağarınca doğan güneş keyfimizi yerine getirdi tekrar. Eski Foça'nın ikinci koyu olan küçük deniz ise, dar bir boğaz gibi aslında - bir parça Haliç'i andırıyor, ama daha dar. Her iki yakaya sıralanmış balık lokantaları ve otel/pansiyonlar ise akşamları çevreyi ışıl ışıl yapıyor. Çok hareketli ama bir o kadar da sakin, Bodrum'da görmeye alışkın olduğumuz barlar sokağı patırtısı burada yok, her yer çok makul denebilecek bir seste müzik çalıyor, herkes neşeli ve mutlu görünüyor. Tam bir tatil beldesi yani.
Sabah olduğunda, ilk işimiz akşamdan gözümüze kestirdiğimiz teknelerden biriyle tekne turu yapmak oldu, diğer yandan öğrendiğimize göre pazar sabahı Kabotaj - denizcilik bayramı kutlamaları vardı ve eski Foça özellikle askeri bir alanda olduğundan merasimler çok canlıydı. Önce tören ve istiklal marşı, ardından protokolün denize açılmasıyla bir mini deniz şovu yapıldı. Ardından biz de kendi teknemizle denize açıldık. Deniz suyunun rengini görüyorsunuz... İşte Ege'deyiz!
Tüm gün tekneyle ekte gördüğünüz koyları dolaştık, ne kadar güzeller! Üstelik yeni arkadaşlarımız oldu teknede, teknenin sahibi olan Okan Bey, kızı Melis'i o kadar iyi yetiştirmiş ki, Melis tam bir pırlanta. Hem tekne işlerinde babasına yardımcı oluyor, hem de bize eski foça efsaneleri anlatıyor, üstelik yaşı sadece 13 olmasına karşın Türkçe'yi kullanma biçimi ve kelime haznesi Foça ilk öğretim okulunun övülmesini hak ettirecek düzeyde. Kendisi aslen Foça'lı olan Okan Bey, Melisim isimli teknesiyle turlar düzenliyor (arkadaşlar bugüne kadar gördüğüm en temiz tekne, tavsiye ederim. İrtibat için 535.256 8775 - 537. 495 0666). Eşinin Foça içinde bir dükkanı var, ayrıca ailelerine ait bir de pansiyonları var; işte ben şu an size o pansiyondan bu günceyi yazıyorum. Siren Pansiyon uygun fiyatları (gecesi 2 kişi için oda kahvaltı dahil 50 YTL), temizliği ve güler yüzüyle dikkat çeken bir yer, eğer Foça'ya yolunuz düşerse tavsiye ederim (tel: 232. 812 2660), yanda Okan Beyin Melis'le Melisim teknesi önündeki resmini görüyorsunuz.

Bu arada, tabi Eski Foça tarihi bir yer, Eski adıyla Phokaia diye geçiyor ve içinde bir Anatanrıça Kibele Tapınağı ve kendt surları ile Beş kapılar isminde surların içindeki kapılardan geçilerek girilen bir anfitiyatrosu bulunuyor. Kibele tapınağı henüz restorasyonu bitmediğinden aslında ziyarete açık değil, sadece yukarıdaki sütunları ve aşağıda bir kibele taş oyması görmek mümkün - bu oymaya "Phokaia'nın Kibelesi" ismi verilmiş.
Anfitiyatro ise, bugün de hizmetini devam ettiriyor, bunun için, içine banklar kurulmuş, mini bir sahne yapılmış, keşke bir etkinlik olsaydı da seyretseydik dedirttiriyor...
Sonuçta, Eski Foça'da bir efsane varmış, Foça'nın Karataşı ünlüymüş, bir kez bu karataşa basanlar bir daha Foça'dan ayrılamaz, tekrar tekrar ziyaret ederlermiş, sanırım biz bastık! Daha Foça'da olmamıza rağmen, şimdiden tekrar ne zaman geliriz diye planlamaya başladık!